
Günümüzde her şey baş döndürücü bir hızla akıyor. Bilgiye saniyeler içinde ulaşıyor, sorunlarımızı aynı hızla çözmek istiyoruz. Bu sabırsız çözüm arayışı, ruhsal dünyamızın kapısını çaldığında karşımıza hızlı tüketilen teşhisler olarak çıkıyor. Artık sadece Google başına geçmiyoruz, yapay zeka araçlarına ruh halimizi soruyor ve algoritmaların bize bir kimlik biçmesini bekliyoruz. Kendimizi kötü hissettiğimiz anlarda dijital dünyadan gelen o hızlı yanıtlarla kendimize depresyon etiketini yapıştırıveriyoruz. Bu teşhisin yanına bir de yakın çevre tavsiyesiyle bilinçsiz ilaç kullanımı eklenince, çözüm çabası maalesef daha derin bir çıkmaza dönüşüyor. On üç yıl önce bu satırları ilk kaleme aldığımda hızın bizi yorduğunu düşünürdüm, bugün ise bu hızın içinde kendi sesimizi tamamen kaybettiğimizi görüyorum.
Depresyon ifadesi artık günlük dilin sıradan bir parçası haline geldi. Oysa mutsuz olmak, keyifsizlik duymak veya hayatın yükü altında ezildiğini hissetmek her insanın deneyimlemesi gereken doğal durumlardır. Sağlıklı olan budur. Hayat nasıl hep güneşli olamazsa, ruh halimiz de her an yüksekte kalamaz. İnsanlar neden üzgün oldukları her an depresyondayım deme ihtiyacı hissediyor? Bu iki kavramı birbirinden ayıran ince bir çizgi var. Üzüntü, istenmeyen olaylardan doğan ve sorun çözüldüğünde yerini huzura bırakan geçici bir ruh tedirginliğidir. Kişi üzgün olsa da hayatını sürdürmeye devam edebilir. Depresyon ise bir bunalım ve çöküntü halidir. Çok daha uzun sürer, kişinin tüm işlevselliğini etkiler ve çoğu zaman profesyonel bir müdahale olmaksızın ortadan kalkmaz.
İnsan yavrusunun dünyadaki yolculuğu tam bir çaresizlik içinde başlar. Rahmetli Psikoterapist İskender Savaşır, bir insanın başkalarına muhtaç olmadan yaşayabilmesi için hamileliğin aslında yirmi dört ay sürmesi gerektiğini söylerdi. Bu erken dünyaya geliş, bebeğin sadece fiziksel bakıma değil, duygulara hitap eden inandırıcı bir masal dünyasına ihtiyaç duymasına neden olur. 13. yüzyılda İmparator II. Frederick tarafından yapılan o hazin deney, bu ihtiyacın ne kadar hayati olduğunu kanıtlar. Sadece beslenen ama asla dokunulmayan bebekler, iletişim kuracak yaşa gelemeden hayatlarını kaybetmiştir. Bu çarpıcı gerçek bize şunu anlatır: İnsan sadece gıdayla değil, bağ kurarak ve sevilerek hayata tutunur.
Psikanalitik pencereden baktığımızda depresyon, kaybedilen bir sevgi nesnesine karşı duyulan ancak dışarı vurulamayan öfkenin kişinin kendisine yönelmesidir. Çocukluk döneminde sevgi ve ilgi ihtiyacı yeterince karşılanmayan bir birey, yetişkinliğinde yaşadığı bir kayıpta geçmişin çaresizlik duygularını yeniden hatırlar. Depresyondaki kişinin özsaygısı pamuk ipliğine bağlıdır ve sürekli dış onay ihtiyacı duyar. Bu onay gelmediğinde, biriktirdiği saldırganlığı dışarıya değil kendi içine akıtır. Ben yetersizim, ben kötüyüm gibi içselleştirmeler, aslında başkasına duyulan öfkenin kişinin kendi benliğini kemirmesidir. Örneğin eşinden boşanan birinin ona duyduğu kızgınlığı dile getirmekten korkup boşanmakta haklıydı çünkü ben kötü davrandım demesi, bu düşmanca duyguların içe dönmesidir.
Günümüzde antidepresan kullanımı veya psikoterapi yöntemleri bu süreçte oldukça etkilidir. Ancak asıl iyileşme, dijital dünyanın sunduğu hızlı yanıtların ardına gizlenmek yerine bu ruhsal çöküşün altındaki asıl hikayeyi anlamakla başlar. Algoritmaların bize ne hissettiğimizi söylemesinden çok daha kıymetli olan, kendi sessizliğimizin dilini çözmektir. Eğer siz de hayatın gerçeklerinden koptuğunuzu, sürekli bir boşluk ve değersizlik hissi içinde olduğunuzu fark ediyorsanız, bu dijital uğultuyu bir kenara bırakıp kendi masalınızı yeniden inşa etmek için profesyonel bir destek almayı düşünebilirsiniz. İçinizdeki o duyulmayı bekleyen ses, iyileşmenin ilk adımı olabilir.