
Türk Dil Kurumu sözlüğünde normal kavramı kurala uygun, alışılagelen, olağan ve aşırılığı olmayan ortalama durum şeklinde tanımlanırken anormal ise genel olana aykırı olan, dengesi yerinde olmayan ve davranışı bozuk olan kişi olarak karşımıza çıkıyor. Peki bizler neye veya kime göre normaliz? Gündelik hayatın akışında bu tanımları ne kadar sorguluyoruz? Toplumda sadece genele uyanları normal kabul edip uymayanları dışlayarak aslında onları toplumun atıkları haline getirmiyor muyuz? Sosyal yaşamda kusursuz bir uyum sergileyip evine çekildiğinde bambaşka birine dönüşenlerin varlığını görmezden gelmek ne kadar gerçekçi? Bir davranışı toplumda saygınlık kazanmış biri yaptığında olağan karşılarken sıradan birinin aynı eylemi neden anormallik olarak damgalanıyor?
Ruh sağlığı uzmanları olarak normallik ve anormallik kavramlarını sürekli sorguluyoruz. Bu tanımlara göre neden bazı insanlar delirmeyi seçiyor veya buna mecbur kalıyor? Şunu çok iyi biliyoruz ki delilik doğuştan gelen bir yazgı değildir. İnsanlar sonradan delirir. İnsan doğduğunda bomboş ve temiz bir işletim sistemiyle dünyaya gelir. Zamanla bu sisteme yararlı yazılımlar yüklenir ancak bir noktada virüsler bulaşmaya ve sistemi hasara uğratmaya başlar. Bu virüslerin bir kısmını biz davet ederiz bir kısmı ise irademiz dışında sisteme sızar. Bugün deli diye nitelendirdiğimiz o kişiyi düşünelim. İki yaşında gülücükler saçan ve sevgiyle sarmalanan o bebek nasıl oluyor da zamanla gerçeklikten kopuyor? Bu dönüşümde kimlerin emeği var? Tüm sorumluluk sadece o bireyin omuzlarında mı yoksa ailenin ve toplumun bu yıkımda payı var mı?
Ronald David Laing şizofreniyi tehlikeli görülen insanların sahne dışına atılması olarak yorumlar. Bu tür durumların aslında bir hastalık olmadığını ve organik bir kökene dayanmadığını iddia eder. Belki de ruhsal hastalıklar artmıyor; biz sadece hastalık tanımlarını artırarak bizden olmayanı ötekileştiriyoruz. Kendimizi normalleştirirken aslında ne yapıyoruz? Birilerine deli diyerek hangi kuralları kutsuyoruz? Tüm bu sorular akla yıllar önce medyanın canavar anne etiketiyle sunduğu o sarsıcı olayı getiriyor. Bebeğinin ölümüyle hepimizin kanını donduran o kadının yaşadıkları günlerce televizyonlarda tartışıldı. Bir annenin vicdanı nasıl bu kadar kararabilir diye sorulurken olayın arka planındaki o karanlık mekanizmalar neredeyse hiç konuşulmadı.
Olayın öteki yüzüne baktığımızda karşımıza bambaşka bir tablo çıkıyor. Sorunlu bir evlilikten sonra boşanan, ailesinin baskısı altında boğulan ve sevgilisinden hamile kalan bir kadının çaresizliği var. Ailesinden korktuğu için bu durumu kimseyle paylaşamayan, evde tek başına doğum yapan ve ailesinin baskılarına dayanamayıp bebeğini bırakıp onların yanına gitmek zorunda kalan bir anne profili bu. Eve döner dönmez ilk işi mama hazırlamak olan bu kadının ruh sağlığı o an ne durumdaydı? Kimse kadının yaşadığı o derin yalnızlığı ve gerçekliğin nasıl değiştiğini sorgulamadı. Herkes kadının canavarlığından bahsederken o polisin sorumluluğundan veya ailesinin yarattığı ölüm korkusundan söz etmedi. Bir insanın gerçekliğinin bu denli ağır baskılar altında kırılması beklenen bir sonuç değil midir?
Toplumsal olarak insanları nasıl delirttiğimize dair bu örnek uç bir nokta gibi görünebilir. Ancak etrafımıza baktığımızda normalin dışına çıkmış her bireyin bir zamanlar savunmasız birer çocuk olduğunu hatırlamalıyız. Aile içinde, okulda veya mahallede yaşananlar bu insanlara bir şey yapıyor. Şizofreni ve benzeri durumlar sadece biyolojik bir aksaklık değil, çoğunlukla bizim ortak eserimizdir. Kendi normalimizi korumak adına başkalarını delirtiyor ve sonra onları sahne dışına itiyoruz. Belki de asıl soru birilerinin neden delirdiği değil, bizim onları bu noktaya getirmekteki payımızın ne olduğudur.
Bu sarsıcı vakanın üzerinden geçen yıllar ve sonuçlanan dava süreçleri, toplumun bu trajediyi sadece bireysel bir canavarlık olarak mühürleme isteğini tescilledi. Hukuki süreçte kadının ruhsal durumu ve yaşadığı ağır baskılar tartışılsa da, sistem nihayetinde tüm faturayı tek bir kişiye keserek kendi sorumluluğunu sahneden çekti. Oysa verilen hiçbir ceza, bir insanı bu denli ağır bir gerçeklik kaybına sürükleyen toplumsal sessizliği ve ortak suç ortaklığımızı ortadan kaldırmıyor.
Not: Bu yazı ilk olarak 2013 yılı Ekim ayında Kocaeli'nin Gölcük ilçesinde yaşanan olay üzerine kaleme alınmış, bugün dava süreçleri ve güncel psikanalitik perspektifler ışığında yeniden düzenlenmiştir.